Prev

Next

Marmite: İngiliz reklamcılığından dimağlara keskin bir tat Marmite: İngiliz reklamcılığından dimağlara keskin... Merhabalar Uzun zaman ara verdikten sonra burayı daha fazla ihmal etmemeliyim dedim ve tekrar bilgisayarın başındayım :) Bundan sonra fırsat buldukça, tercihen haftada bir, reklam çözümlemeleri yazmaya devam edeceğim. Hazır Cannes’da yeni geçmişken ve gördüğümüz birbirinden güzel işler hepimizin...

Read more

Start with Sharpie: Hikâye anlatmak üzerine bir hikâyeStart with Sharpie: Hikâye anlatmak üzerine bir hikâye Hikâye, hikâye, hikâye... 2012’nin reklamcılık modası… Hemen her yerde hikâye anlatmanın öneminden ve nasıl anlatılacağından bahseden makaleler okuyoruz. Reklamda hikâye, sunumda hikâye, dijitalde hikâye, hikâye her yerde… Peki, nedir bu hikâye yazmak nasıl yazılır, nereden başlanır? Bu hafta...

Read more

Fısıldayarak da ses duyurulur: Şekerbank reklamlarıFısıldayarak da ses duyurulur: Şekerbank reklamları Gecen haftaki ING Bank yazımızla bankacılık sektöründe ki yanlış bir iletişim uygulamasına örnek verdikten sonra doğruyu yapanları da göstermemek olmazdı. Bu yüzden bu yazımızın konusu gecikmiş de olsa bankacılık sektöründen başarılı bir uygulama: Şekerbank reklamları. Şekerbank son bir...

Read more

Advantage Card Relansman:  Araştırmanın tadını çıkaran kampanyaAdvantage Card Relansman: Araştırmanın tadını... Sıkıcı araştırma verileri birebir ele alınırsa genelde sıkıcı reklamlarla sonuçlanır. İstisnai durumlar ise çok azdır. Advantage Card’ın relansman kampanyası tam da bunu başarmış. Sıkıcı araştırma verilerini, dikkat çekici ve seyir değeri yüksek ve sürdürülebilir bir kampanyaya dönüştürmüş. Tüm...

Read more

twitter

Marmite: İngiliz reklamcılığından dimağlara keskin bir tat

Category : Commercial Codes by Cem Solak

Merhabalar

Uzun zaman ara verdikten sonra burayı daha fazla ihmal etmemeliyim dedim ve tekrar bilgisayarın başındayım :) Bundan sonra fırsat buldukça, tercihen haftada bir, reklam çözümlemeleri yazmaya devam edeceğim.

Hazır Cannes’da yeni geçmişken ve gördüğümüz birbirinden güzel işler hepimizin aklındayken, yeni döneme Cannes’da ödül almış bir işle başlayalım.

İngiltere’den “Ya Sev Ya Terk Et” diyen oldukça tavırlı bir marka Marmite; ve onun oldukça kararlı işi “Love It Or Hate It But Don’t Neglect İt”

Pazarlamanın, özellikle hızlı tüketim ürünleri (FMCG) pazarlamasının ilk hedefi doğal olarak ürünün tanıtmak ve denettirmektir. Ne kadar çok ‘hane penetrasyonu’ yakalar, yani ne kadar çok haneye girerseniz o kadar geniş bir kitleye, yani genellikle o kadar çok tüketim ve satın alma hacmine ulaşırsınız demektir.

Ancak bu sorunlarınızı bir yere kadar çözer. Mümkün olan en çok sayıda eve girmek önemlidir tabii ama o evlerin sizi düzenli kullanması, evdeki ürünün daha çabuk bitmesi ve tekrar satın almak demektir ki bu da tüketim sıklığı yani ‘tüketim frekans’ı anlamına gelir. Ki esas tüketim hacmi (volume) da buradan gelir.

Bu ürüne yönelik ihtiyacı ve ilgiyi yaratmanın ötesine geçmek, bu ihtiyacı düzenli kılmak, yani “alışkanlık yaratmak” demektir. İşte pazarlama iletişiminin en zor görevlerinden biri budur.

Bazı ürünler ve kategorilerin doğası gereği düzenli tüketimi daha zordur.
Türkiye’den örnek vermek gerekirse anında sonuç görmek isteyen, ‘anında tatmin’ / ‘instant gratification’ ülkesi olduğunuz için bizde deodorant, diş macunu ve diş fırçası gibi düzenli kullanım gerektiren ‘önleyici’ ürünler bizde pek rağbet görmez. İhtiyacın meşruluğu kabul edilir ve ürünler eve girer ama hemen mucizeler yaratmadıkları için düzenli kullanımı önemsenmez, “ var mı var” kategorisinden banyonun bir köşesinde duran süs eşyaları olurlar.

Aynı şekilde fonksiyonel gıda ürünleri (kolesterol düşüren, prebiyotik süt ürünleri vs. de ) Türkiye’de çok başarılı olmamış denemenin ötesinde düzenli kullanımı çok geniş tüketici kitlelerinde yaratamamışlardır.

Her neyse dönelim Marmite’a.
Marmite’da –bilenler bilir- İngiltere’ye özgü, eski bir İngiliz alışkanlığı, oldukça keskin ‘British’ bir damak tadı. Kısacası ‘bira mayası’ arkadaşlar. Bu İngilizler ‘in ekmeğe bira mayası sürüp kahvaltıda yemek gibi garip bir alışkanlıkları var. Fakat İngiliz mutfağını düşücünce yadırgıyor muyuz, hayır :)
Şahsen ben bir kere denemiştim ve bir daha denemem için ortada bir iddia falan olması lazım öyle diyeyim

Zaten Unilever’de ürününün bu karakteristik özelliğinin farkında, seven çok seviyor, sevmeyen yanına yaklaşmıyor. Onlarda ‘Love It Or Hate It’ diyerek bu keskin özelliğin üstüne gitmişler ve gelmiş geçmiş en başarılı gıda markası konumlandırmalarından ve reklam kampanyalarından birine imza atmışlar.

Fakat devir değişiyor, damak tatları küreselleşiyor, standartlaşıyor. Bu durumda Marmite gibi oldukça ‘British’ bir damak tadına talep Britanya’da bile gün geçtikçe azalıyor.
Evet ürünün keskin tadı bir süre için ilginç geliyor ve reklamdan da anlaşılacağı üzere evlere giriyor ama bir iki tadımdan sonra bayıyor, anlaşılan bir köşede unutuluyor.

Yani ‘tüketim sıklığı / frekansı’ problemine geri dönüyoruz.
Peki, tamamen bir gıda ürünü olmasının dışında hiçbir fonksiyonel ya da rasyonel fayda sunmayan, yokluğu hiçbir şekilde büyük bir kayıp yaratmayacak bir üründe düzenli kullanımı / alışkanlığı nasıl yaratacaksınız?
Bu bir bakıma diş macunu ve deodorant’tan bile daha zor bir vaka diyebiliriz. Onların en azıdan somut bir fonksiyonel fayda vaadi var…

İşte burada İngiliz zekası ve stratejik planlamanın inceliği devreye girmiş.

Eğer bir ürünün evde bir köşede unutulmasını ‘ihmal’ diye tanımlarsanız –ki bunu gıda gibi duygusal çağrışımları yüksek bir kategoride çok daha rahat yapabilirsiniz- yaratıcı ekibe çok verimli bir oyun alanı açmış olursunuz.

Stratejik planlamanın ürünün evin bir köşesinde unutulması ‘gözlemini, hep orada – ortada olup hiç akılda olmaması durumunu muhteşem çözmüş ve ihmal kavramı ile tanımlayarak bambaşka bir platforma taşımış.

Bundan sonra da yaratıcı ekip sihrini konuşturmuş. Son derece British bir ürüne son derece British, ‘tongue in cheek’ tarzda, ironik bir mizahı çok da güzel bir şekilde oturtmuş.

Ürünün ihmali durumunun, evcil hayvanların ihmali durumuna benzetilmesi, insanların suçluluk duygularına da seslenen ama bunu ironi ile yapan muhteşem bir Marmite draması oluşmasını sağlamış. ‘Reality Show’ tarzı çekimler ve vicdanlara seslenen dış ses, hedefi 12’den vurmuş, ‘aldıysan ihmal etme’ mesajını çok net ve gülümseten bir şekilde geçirmiş.

Sonuç olarak, kampanyanın dimağlar da bıraktığı keskin tat karşılığını bulmuş ve Cannes ’da da ihmal edilmemiş, hak ettiği ilgiyi görmüş.

Emeği geçen herkesin eline sağlık :)

Start with Sharpie: A story about telling stories

Category : Commercial Codes in English

Stories, stories, stories… That is the advertising trend of 2012. We can read almost everywhere essays about the importance of storytelling and how to do it.

Stories are all around us: on ads, presentations, digital platforms… But what exactly is storytelling and how can we write it; where should we begin?

The ad of Sharpie that we’ll look at this week seems to shed a light to all these questions.

“We don’t sell a nail; we sell a hole where you can hang the pictures of your loved ones.”

I believe a teacher of mine said this sentence while I was studying Advertising, I don’t remember who said it originally. But its message is as clear today as it was that day. It underlines the very essence of advertising and marketing communication: we do not sell the product but the benefit. I think the essence of writing good stories also lays in defining what you sell very clearly.

Man is actually a simple creature; its desires are very evident. Though the products and services become increasingly diverse and sophisticated, the essence stays the same.

We all have fundamental motives: to love, be loved, belong, be strong, be liked, be safe, be protected, be sheltered, find our identity etc.

Actually these fundamental motives are the last stop where all our stories reach, thereby where all the product and services answer. When we buy bleach, we actually buy inner peace, instead of “hygiene”, our car represents our status and charisma, we buy our mobile phone in order to emphasize our identity and character, maybe to show our belonging to a certain group etc.

If you want to build good brand stories you have to find the most basic motive your product answers. In other words, catching insights that go beyond the benefit of the product should be the primary objective of marketing and communication professionals.

Our example, Sharpie starts working with this apprehension. Though there are many other ‘direct’ ways of making a pen commercial, Sharpie has caught the fundamental motivation that the product answer very good, by deep investigation. They defined this motivation as ‘achieving one’s dreams’. In other words, Sharpie pens positions itself on the famous Maslow’s Hierachy of Needs Pyramid on top, namely ‘self actualization’.

After making this evaluation and determining the fundamental motive, there comes the theme of your story. But the secret of writing a good story lies in details…

First issue is depth: The remoter the point you start from the end point, the better is the dramatic effect and depth of the described challenge. This way you can deliver your message to your audience’s not only cognitive mind, but also deep enough to influence their emotional intelligence and leave an imprint.

That’s exactly the case in Sharpie example. The ad isn’t based on the realization of dreams of a young American boy. The reason for that is, American or Western youth, whose motto is already achieving their dreams, wouldn’t provide an impressive enough challenge for our story.

It can also be said that in that case what Sharpie was saying would be like the writing on the water. But our young man is from Malaysia, which has far more big issues even like survival and where chasing your dreams is rather a luxurious act. So his story, his process of self-realization offers a more deep and influential (inspiring) story.

Second issue is sincerity and credibility: Yes, the efforts you make should worth the outcome but you shouldn’t expect to change the world with a single ad. Beside the right depth, right dramatic dosage it is also very important for sincere penetration of the story.

For example, Sharpie ad tells us the story of our hero’s drawings on paper cups. But they do not tell that our hero earns a living through this act. On the contrary, he does this in order to feel happy and even if it has a financial contribution, it isn’t important enough to mention in the ad.

The reason for that is, if he was portrayed as earning his life by selling these paper cups, the audience will give reactions like, “C’mon, are you kidding me?”

No one would believe the rubbish that the guy can earn a living by making drawings on paper cups with a pen, no one can see himself in such a story and no one takes life that lightly.

Furthermore, if the ad was shot that way, Sharpie pens would have embarked a way below its head mission and made an over-promise. And that would make their ad too much “commercial” an a lot less credible. So another important point in building up the story is to have the right aim and proportions.

Third issue is continuity and right amount of ambiguity: The ad does not finish the story; our hero starts his world tour with his pens and paper cups.

So it gives space to its audience for developing the story further and dream about what’s to come. It doesn’t matter if the consumer would actually dream about it or not, the important point is that the ad leaves space for it. That leads the story to stay alive. And that makes the ad, something beyond an ad; makes it a human story.

In short, the trick to build up a good story is not only to know your product or service, but also know human beings. And I guess it starts with knowing our own story. So we should read our fundamental motives in life and the experiences we get along the way right. And then, you have a story worth telling in your hands.

Oto Aygaz: It is always about performance. But how?

Category : Commercial Codes in English

Hello folks.

This week’s example from my hometown, Turkey…

Before we start, here some background information. Turkey has the most expensive oil prices in the World. Therefore LPG (Liquid Petrol Gas) converted automobiles are a valid and widespread alternative.

However when it comes to LPG converted vehicles, performance is always a question. Thus LPG converted cars mainly considered for commercial use, namely for taxies. That’s because the clear economical advantage of LPG cars always surpass performance disadvantage when it comes to commercial use.

However in personal use, the competitive set and imagery is completely different.
While LPG converted cars image is relatively poor and obviously less status oriented compare to regular gas based alternatives, its performance issues also another big barrier. So how you tackle all these barriers into a single TV copy?

This week’s example, Oto Aygaz deals with that question.


Slogan: “Extra perfomance, in extra cold!”

Fuel and tires are low involvement products. This is a well-known global fact. It also means very low attention span and possibly low engagement value when it comes to advertising and specifically TV copies.

Throughout the years advertisers has been relying on performance shots, extreme angles and other cues such as music etc. to deal with that phenomena.

However this solution had a one big side effect which is losing insight and hence losing of relevance.

When a fuel of tire copy relies on extreme shots and driving skills to demonstrate performance it also means that most of the time you are relying on “wide angle shots” as well. This means your copy will no longer have any differentiation from the whole automotive world and 90% of the automobile copies. This fact also valid from brand personality perspective too…

In that cases you probably end up with having a nice corporate film or trade show demonstration film rather than consumer oriented TV commercial. It is an expensive way of impressing competitors and definitely waste of money.

I am not denying the importance of performance shots and driving skills to deliver performance perception. All I am saying it is not enough to differentiate and build your brand. You also need an insight platform to build your brand on top of it and make your product relevant.

OtoAygaz TVC seems it found a way to deliver all of these issues in a single copy.

It is also good example to underline the difference between “literal” and “lateral” thinking.

So your client brief is simple to “deliver performance in winter”. But how? When you take this literally you most probably end up with shitty creative work.

But if you think about on performance “laterally” and laddering it up, you will probably see its equivalent in your local culture and in your specific target audience. In Turkey case it is the notion and idiom of “getting carried away \ gaza gelmek”. When you have a good vehicle under your command you eventually get carried away and want to demonstrate your performance and driving skills as a sign of your competence and maybe masculinity. Ok. Now we found relevant angle on performance in target audience’s life.

But it is not enough how we are going to bring it into our ordinary consumer’s everyday life in a relevant and aspiring way? After all he is not a Michael Schumacher. ..

This is where you dig your target audience demographics and psychographics deeper.

You should have already seen from the data that he is a father. The question is what kind of father does he want to be? A passive and boring father or a friendly and cool father…Off course the answer is second one. So as a cool father he probably wants to be a friendly figure. This means being a “bigger boy” but still being a boy, a gang leader, a friend.

And boys, like the men do also want to demonstrate performance and test their limits. In their world, this phenomenon called as “being naughty”. And other fact is boys always be the boys even if they become a father.

“Naughtiness” is your common denominator between fathers and sons. It is the attitudinal equivalent of performance. Now you have a common framework.

All you have to do is inserting winter in it. So what is better than a snowball fight deliver all those :)

Now you have a single TVC which portrays a cool father figure and performance of your product in everyday life and especially in winter conditions at the same time. In other words, personality is there, key message delivery is there, engagement and branding is also there.

In short with one stone you shot all the birds. It is also another proof of demos is still the best ways to deliver your message in “product” communication and a good perspective and eye opener in terms of demos in advertising.

So well done to those contributed :)

You can access my future posts via following links:

https://www.facebook.com/marcombysolaks
https://twitter.com/MarcomBySolaks

Café Coffee Day: “Sit Down” against non-sense

Category : Commercial Codes in English

Hello everyone, this week’s note has been little late due to some freelance chores but here it is…:)

In the previous note, we analyzed the Diesel example which illustrated a contemporary disease,for this week we have another example from India, which illustrates similar contemporary cultural disease as well.

Word is becoming a weird place to live. We live in a culture, based on “motion”. We rush into things, catch-up with our friends, jump in to conversation, deliver speeches etc. There is always constant motion and action.

We also live in argument culture as well. In TV, there is reality shows and argument, in social media comments, likes, dislikes and off course argument, in corporate world there is discussions and argument, in relationships there is argument…But the sad thing is, with the growing “popularity cult” arising from social media and media culture, finding the middle ground in discussions and communication is the less important and cool thing in these days.

And last but not least, we also live in information culture as well. I would like to call these phenomena as “information cult”.

With the constantly exploding and geometrically flowing information, having the current and up to date information in a coolest form is becoming a “badge”. And like the entire badges do, information badge is also becoming a vehicle for showing off and belonging.

In other words information is not a thing that we are using to form and develop ideas and opinions anymore because we are in a rush. Motion culture is not allowing us to think about, digest, analyze and interpret the information, because in that case a thing will occur called as “wisdom” and it has no currency to make us popular within argument culture and information race. That’s because wisdom is the biggest enemy of nonsense.

So, non-stopping motion, exploding information, and never ending polarization… These are the symptoms of a bigger contemporary disease; the “popularity cult”.

Isn’t sound a little manic? I think all of us feel from time to time that it really is. And for those who do not know what manic personality really is; it is a reaction, a coping mechanism against the deep down depression, dissatisfaction and the feeling of insignificance…

That’s because, everything turns into a commodity in these day. Opinions are commodity, time is commodity, identifications and belongings are commodity, love is commodity, happiness community and eventually human is commodity. All of those are our ammunition to trade, in that “popularity cult”.

And while everything is becoming a commodity for a huge popularity contest we lost something on the road called: Essence and meaning. And this is frustrating!

But man this is also exhausting too…! Sometimes we all want to get a break and just sit down and “talk” and really get to know each other. And enrich our souls.

This is exactly what Cafe Coffee Day commercial is all about.

The success of TVC is not only coming from addressing the contemporary symptoms and disease but it is also successful in terms of location selection to illustrate the problem and propose the cure against it.

By calling people to “sit down” against nonsense and by doing it exactly where the nonsense happens it brilliantly creates a tone of acknowledgement, intimacy and proximity.

It is also successfully brings the real “café” world into youngsters online world which is indispensable for them. This way, it makes to café culture relevant and encourages youth to go out and socialize without giving up the online socialization as well.

In short it brings the constructive café soul and warmness into the wild online jungle… And reminding us there is more in sitting down and talk, than racing in a manic and ridiculous rhythm.

Well done to those contributed. See you on the next note. :)

Diesel YUK Shoes: A call for reality!

Category : Commercial Codes in English

Hello Everyone,

Before starting this week’s note I would like to make a statement.
As frequent readers of this blog already knew, I’ve been writing on this blog for almost two years. And what I am doing here, well, I basically aiming to increase and contribute both myself and collective advertising literacy.

Basically I am trying to uncover codes of the commercials here. What was the marketing thinking behind them, what was the social thinking, consumer thinking etc.? And I am also trying to uncover why they used such particular codes what they were aiming to achieve? Things like that…

While I have been doing this, recently I realized that limiting my audience to Turkish speaking marketing and communication community is unfair, considering the fact that most of the cases I am covering are the international ones.

So from now on, I will write non-Turkish cases in English. Hopefully my fellow non-Turkish sparker friends will like it too… The English section in the blog also, English version of my credentials, will also be launched soon. So stay tune for more :)

Welcome again and enjoy the readings. Also please feel free to share with your friends :)

Cheers,
Cem

**********

Diesel YUK Shoes: A call for reality!

We are all living in a strange world.

With the rise of technology and social media, the rules of the game have been changed. Today is a world which virtual imageries replaced with real selves, and curation is overshadowing the creation.

We are all curating our visual images, nourish it, and polish it, market it, competing based on it and most of the time even judging ourselves and others over it. Likes becomes far more important than ideas. And popularity becomes far more important than essence, experience and wisdom.

Originality and creative thinking has never been a less of commodity.

Now we all are walking buzz words. Our perception of the world has been limited with our Facebook and Twitter flows. We are all living, working, creating, sharing in the similar virtual and real eco systems.

As a result of that we are all big living data junks, thinking ourselves different and unique from others. But actually we are all deriving our personality from similar virtual flows.

Even the real world activates becoming part of this virtual phenomenon, including the sports and sports brands such as Nike. They all are adopting themselves into this big data and curation world.

Recent launches of Nike such as Nike+ shoes and Nike+ FuelBand are all based on this trend.

 Off course as a rule when a trend rises in society its counter-trend or reaction also rises simultaneously. Because trends are edgy things by definition and edgy things creates polarization.

The side effect of this virtual social world and selves phenomena is, we are all taking this virtual world for granted and as a result of that we are losing ourselves in virtual competition.

We even feel depressed sometimes about how everybody else’s lives are perfect compare to ourselves (they are actually curated visual images but that’s all we see…) and most of the time we feel overwhelmed, exhausted, inadequate and insufficient against this constantly flowing virtual data, happenings and curations.

Deep down we all know the ridiculousness and non-sense of it but we do not want to stay behind and we felt obliged to be a part of it.

That was exactly Diesel’ insight when they were launching their legendary YUK shoes for its 20th year anniversary.

 

 

Diesel copies are not only reaction and opportunistic counter act against Nike’s hyper technological and socially competitive Nike+ line, but it is also the reaction against current narcissist social media paradigm.

While we are all talking about the importance of content and story in this exploding social media craze, that’s definitely the kind of brand and attempt we all would like to see.

It is not only reflecting a true consumer thinking and reaction but also underlines and emphasizes the importance of insight notion to create genuine resonating stories. Even in this curation oriented social media world…

To conclude, these kinds of brands will be only ones, remain after this curation bloom gets normalized. Brands who put genuine insight, depth and dimension in their communication efforts will be the ones who win eventually and resonate into consumers’ hearts from generations to generations, obviously in every available and upcoming communication channels.

And Diesel is one of the best brands who are doing it so successfully. Also this campaign, as expectedly fits very well with the Diesel’s controversial and non-conformist attitude.

So well done to the team for the brilliant thinking… :)

İstanbul Modern’deki Guggenheim Müzesi semineri ve kendimizi hafife almamız üzerine…

Category : Cem Solak Yazıları

Geçtiğimiz Salı akşamı, sağ olsunlar, İstanbul Modern’in daveti üzerine, “Müzeler Konuşuyor” seminerine gittim New York Guggenheim müzesi pazarlama direktörü Laura Miller konuktu. Guggenheim müzesinin online ve offline mecralardaki iletişim faaliyetlerini ve spesifik olarak da BMW ile birlikte yaptıkları, dünyayı dolaşan Guggenheim Lab projesini anlattı (http://www.bmwguggenheimlab.org/)

Sunum hakkındaki izlenimlerim ve sunumdan sonra düşündüklerim ise şöyle,

Guggenheim müzesinin kendisi ve iletişim faaliyetleri özellikle Lab projesi ne kadar etkileyiciyse, sunum o kadar vasattı, görsellikten uzak, statik ve enerjisi düşük bir sunumdu, ‘slide’lar arası bir bütünlük yoktu ve katılımcılar büyük resme hâkim olmakta zorlandı. Sonuç olarak oldukça ilham verici bir proje olan Lab projesi, hiç de ilham verici olmayan bir sunumun kurbanı oldu diyebiliriz.

Tabii ki bir müzeden, ticari bir şirketin sunum performansını beklemiyoruz. Ama gene de sunum düzeyi, buradaki örneklerin çok altındaydı…

Bu durum beni bizim batı pazarlama iletişimi dünyası algımız ve kendimizi algılama biçimimiz üzerine sorgulamaya yöneltti. Çünkü batıdan biri gelince otomatikman bizden iyidir algısına kapılıyoruz.

Çok eminim, İstanbul Modern yetkilileri New York’a Guggenheim müzesine, pazarlama iletişimi vakaları üzerine bir sunum yapmaya gitseler, enerjileri ve sunumlarının dinamikleriyle müzelerine yakışır bir performans sergilerlerdi. En azından izleyenlere “Twitter ne işe yarar?”, “Sosyal medya nedir?” dersi vermeye kalkmazlardı…

 

Kendimizi hafife mi alıyoruz?

Maalesef özellikle pazarlama ve pazarlama iletişimi konusunda Amerika ve Avrupa’nın her zaman bizden ileri olduğu şeklinde bir algı var. Pek çok küresel projede çalışmış, çeşitli ülkelerden planlama direktörü, yaratıcı direktör ve müşteri ilişkileri liderleriyle çalışmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçek hiç de böyle değil…

İç görü ve fikir bulma konusunda hiç de geri değiliz, tam tersine gelişmekte olan dünyanın ve Ortadoğu coğrafyasının da iç görülerine hâkim olduğumuz için eksiğimiz değil fazlamız, hatta belirli bir avantajımız var diyebilirim.

Zaten günümüzde pazarlama dünyasına küresel ölçekte baktığınızda yıldızı parlayan coğrafyalar da bu coğrafyalar, yani Orta Doğu, Afrika, Güneydoğu Asya ve tabii ki Çin.

Avrupa ve Amerika tüm pazarlar doyuma ulaşmış durumda. Zaten herkes deterjan kullanıyor, zaten herkes her gün dişini fırçalıyor, zaten herkes her gün deodorant kullanıyor, zaten herkesin diz üstü bilgisayarı,i akıllı telefonu var vs. Bu durumda da firmaların yapabilecekleri çok sınırlı, pazarlama planlarının büyük kısmını format yükseltmeleri ve marka genişlemeleri oluşturuyor. Bunun dışında pek yeni heyecan yok.

İşte bu yüzdendir ki küresel düzlemde pazarlama ve pazarlama iletişim camiasının yıldızları Asya, Afrika, Orta Doğu’ya ve Latin Amerika’ya akıyor.  En büyük mücadeleler ve fırsatlar burada olduğundan en iyi yetenekler de doğal olarak buraya yöneliyor.

Durum böyleyken ülkemin pazarlama iletişim camiasının dar görüşlülüğünü düşününce açıkçası içimi bir hüzün ve “yazık oluyor” duygusu kaplıyor.

Bu kadar büyük potansiyelimiz varken Edirne, Ardahan dinamikleriyle hareket etmemiz, büyük bir bölgesel fırsatı ve bölgesel başarı hikâyeleri yaratma fırsatını çöpe atmamız anlamına geliyor.

Peki, neyi farklı yapıyoruz da bu büyük resimden yeterince faydalanamıyoruz?

Dediğim gibi iç görü ve fikir bulma konusunda eksikliğimiz olduğunu düşünmüyorum. Eksikliğimiz olan en büyük nokta pazarlama iletişimi camiamızın yapıcı değil yıkıcı dinamiklerle beslenmesi, üretken ve uzun vadeli değil, “konformist” ve kısa vadeli düşünmesi. Pazarlama iletişimi camiasındaki tüm paydaşların bu tabloda payı var şöyle ki:

 

Marka geliştirme ve satış farklı rollerdir:

Genelde marka inşa ve satış hedefleri birbiriyle çatışan farklı zamanlama ve öncelikleri olan hedeflerdir. İşte bu yüzdendir ki çoğu çok uluslu pazarlama şirketinde bu iki sorumluluk ayrılıyor. Başka bir deyişle pazarlama departmanı ikiye ayrılıyor Bir departman marka geliştirmeden sorumluyken ve başarısı marka sağlığı verileri üzerinden değerlendirilirken,  diğer departman geliştirilen marka stratejilerinin hayata geçirilmesi ve satışa dönmesinden sorumlu ve başarısı bu kriterler üzerinden değerlendiriliyor.

Oysa ülkemizde surum şöyle, pazarlama departmanı hem marka geliştirmeden hem de satıştan sorumlu, hal böyle olunca kısa vadeli günübirlik satış kaygıları uzun vadeli sağlam ve küresel düzlemde rekabetçi marka inşa etme kaygısının önüne geçiyor.

Bunun iletişime yansıması ise sabırsız ve başarısı yıllık dönemlere endekslenmiş pazarlama yöneticileri, yani müşteri demek. Bu durum da kısa dönem etkili, sürekli GRP desteğine muhtaç, beğeni odaklı reklamlarla hızlı geri dönüş vadeden kampanyaların ve bu mantıktaki ajansların şansını arttırıyor. Bunun Türkçesi ise şu, ‘jingle’, komedyen, dizi oyuncusu, ünlü vs…

Yani popüler kültürü şekillendiren değil, takip eden reklamcılık.

 

Ajanslar tek sesli hale geliyor:

Bu durumun ajans tarafına yansıması da vahim… Müşterinin perspektifi bu şekilde olunca zamanla ajansların perspektifi de bu şekilde eviriliyor. İç görü odaklı reklamcılık ve markalama stratejilerinin ajans içindeki sesi kısılıyor. Daha da kötüsü yaratıcı ekiplerin de ufku daralıyor. Ünlü, ‘jingle’, karakter denkleminin hâkim olduğu ve şöhret getirdiği bir camiada soyut düşünen reklam üreticisi sayısı azalıyor. Bu durumda da iç görüler ya ‘literal’ \ düz şekilde, gösterilerek değil anlatılarak aktarılıyor, ya da bir karakterle temsil edilip işin olayına kaçılıyor. Çünkü beğeni odaklı seri üretim reklamcılıkta soyut düşünme sansınız yok hızlı olmak ve “göçü yolda düzmek” zorundasınız…

Bu tarz reklamcılığı tamamen yadsımıyor ve kullanılmasına karşı çıkmıyorum. Sorun bu anlayışın müşteri ve ajans taraflarında ‘norm’ haline gelmesinde… Bunun çeşitli ‘pragmatik’ sebepleri de var tabii…

Ancak hal böyle olunca ufkumuz çok daralıyor. Bunun yaratıcı sürece etkileri ise iç görü ve fikir aşamasından sonra başlıyor…

Fikri zorlama ve suyunu sıkma konusunda biz çok kanaatkârız, ancak yabancı camia çok daha zor tatmin oluyor ve fikri ince ince işliyor.

Bizde geçer akçe tek bir tarz yaratıcılık üstüne kuruluyken, dışarıda yaratıcı ekipler çok farklı yaratıcı tarzlara hâkim, çok daha geniş bir yelpazede hareket ediyor. Bu durumda da fikrin suyunu sıkma, iç görüyü soyut anlatabilme konularında çok daha geniş bir perspektif ve mühimmatları oluyor. Ajanslarda farklı sesler çok daha net duyuluyor.

Ajanslarda bir kişinin pek çok rolü üstlenmesi sonucu ise fikrin sunumu, anlatımı hayata geçişi kısımlarında da yeteri kadar zaman ve emek harcanamıyor. Daha da kötüsü roller birbirine karışıyor. İnsanlardan yeteneklerine uygun olmayan alanlara da hâkim olmaları bekleniyor. Örneğin bir ‘art direktör’den film sanat yönetimine, ‘logo’ konusuna, POP malzemelerine, dijitale ve de ambalaja aynı derecede hakim olması beklenebiliyor… Beni aşar ama tam hizmet ajansı yapısının ve gelir modellerinin bir sorunu bu belki de…

Sonuç olarak tüm bu etkenlerin birleşmesi sonucu, bizde medya görünürlüğüne ve popüler kültüre bağımlı markalar hayata geçiyor. Oysa dışarıda kültürel bir söylemi ve temeli olduğu için medya görünürlüğüne dayanmayan, gerçekten farklılaşan marka kişiliği ve duruşlara sahip markalar hayata geçiyor. Ve sadece bu tür markalar, sınırları aşıp bölgesel ve küresel marka haline geliyor. Tüm dünyada paylaşılan başarı hikâyelerine dönüyor

Bizim markalarımızın ve pazarlama iletişimi kadrolarımızın potansiyeline ise çok ama çok yazık oluyor…

Start with Sharpie: Hikâye anlatmak üzerine bir hikâye

Category : Commercial Codes by Cem Solak

Hikâye, hikâye, hikâye… 2012’nin reklamcılık modası… Hemen her yerde hikâye anlatmanın öneminden ve nasıl anlatılacağından bahseden makaleler okuyoruz. Reklamda hikâye, sunumda hikâye, dijitalde hikâye, hikâye her yerde… Peki, nedir bu hikâye yazmak nasıl yazılır, nereden başlanır?

Bu hafta inceleyeceğimiz Sharpie reklamı tüm bu sorulara ışık tutuyor gibi…

“Çivi değil, delik satıyoruz, sevdiklerinizin resimlerini asabileceğiniz bir delik.”

Reklam bölümünde okurken hocalarımdan biri söylemişti bu sözü sanırım, gerçekte kimin sözü hatırlamıyorum. Ama mesajı o gün de netti bugün de çok net. Reklamcılığın ve pazarlama iletişiminin özünün altını çiziyor: Ürün değil fayda satıyoruz.Sanırım iyi hikâye yazmanın özü de önce ne sattığını iyi tanımlamaktan geçiyor.

İnsan aslında basit bir varlık, istekleri çok belli. Bu ürün ve hizmetler ne kadar çeşitlense ve karmaşıklaşsa da özünde böyle. Temel motiflerimiz var, sevmek, sevilmek, ait hissetmek, güçlü olmak, beğenilmek, güvende olmak, korunmak, barınmak, kimliğimizi bulmak vs. vs. Temel insan motifleri aslında hepimizin hikâyesinin vardığı, dolayısıyla ürün ve hizmetlerin cevap verdiği son nokta. Çamaşır suyu satın alırken ‘hijyen’ değil iç huzuru, araba satın alırken statü ve çekicilik, cep telefonu alırken kimliğin ve kişiliğin altını çizmek, belki gruba aidiyet vs. vs. Eğer iyi marka hikâyeleri kurgulamak isteniyorsa ürününüzün cevap verdiği en temel motifi bulmak, başka bir deyişle ürün faydasının ötesine geçen iç görüler yakalamak pazarlamacıların ve iletişimcilerin birinci vazifesi olmak durumunda.

Sharpie örneği de bu anlayışla yola çıkmış. Bir kalem reklamı yapmanın çok daha düz yolları olabilecekken, Sharpie’ciler en derine kadar sorgulayıp ürünün cevap verdiği temel motivasyonu çok iyi yakalamış. O motivasyonu “hayallerini gerçekleştirmek” olarak tanımlamış, başka bir deyişle Sharpie kalemi Maslow’un meşhur piramidinin tepesi ‘self-actualization’ / “kendini gerçekleştirme” ihtiyacının vasıtası olarak konumlandırmışlar.
Bu saptamayı yaptıktan, temel motifi belirledikten sonra hikâyenizin teması ortaya çıkıyor. Ancak iyi hikâye yazmanın sırrı ayrıntıda yatıyor…

İlk meselemiz derinlik: Eğer hikâyenize, sonunda varacağınız noktadan ne kadar uzakta başlarsanız, betimlenen mücadelenin derinliği ve dramatik etkisi o kadar büyük oluyor. Dolayısıyla da mesajınızı izleyenin bilişsel zekâsına değil, duygusal zekâsına hitap edecek, duygusal zekâsında iz \ ‘imprinting’ bırakacak kadar derine iletebiliyorsunuz.

Sharpie örneğinde de durum böyle. Reklam Amerikalı bir gencin hayallerini gerçekleştirmesi üzerine kurulmamış. Çünkü hayallerini gerçekleştirme felsefesinin ‘motto’ edinmiş olan Amerikan ya da batılı gençlik hikayemize yeterince etkili bir ‘challange’ \ güçlük sağlamazdı, deyim yerindeyse o durumda Sharpie’nin yazdıkları suya yazılan yazı gibi olurdu. Ama bizim gencimiz Malezyalı, yani hayallerinin peşinde koşmanın lüks sayıldığı çok daha yaşamsal dertleri olan bir ülkeden geliyor. Dolayısıyla onun macerası, kendini gerçekleştirme süreci, çok daha derin ve etkili bir hikâye sunuyor.

İkinci meselemiz ise samimiyet ve inandırıcılık: Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmeli evet, ama aynı zamanda çakıl taşıyla deve kuşu vurmaya da kalkmamalısınız. Doğru derinliğin yanı sıra doğru dozaj da, dramatik etkinin sağlamlığı ve hikâyenin samimi bir biçimde nüfuz etmesi için önemli. Örneğin Sharpie reklamı, kahramanımızın karton bardaklara çizdiği resimlerin hikâyesini anlatıyor. Ama reklamın hiçbir yerinde kahramanımızın geçimini bundan sağladığı söylenmiyor. Tam tersine o kendini mutlu etmek için bunu yapıyor ama bir ek gelir de çıkıyorsa o da yan bir katkı oluyor, reklamda bahsetmeye değecek kadar yaşamsal bir önem arz etmiyor.
Çünkü eğer aksi söz konusu olsaydı, yani kahramanımız bu bardakları satarak geçinin kazanıyor gösterilseydi, o zaman tüketicilerde şöyle tepkiler oluşması çok muhtemeldi “hadi canım, sen bizimle dalga mı geçiyorsun vs.”

Çünkü kimse bir kalemle çizdiğin bardaklarla geçinebileceğin palavrasına inanmaz, kimse böyle bir hikâyenin içinde kendini göremez, kimse hayatı o kadar hafife almaz. Dahası eğer reklam bu şekilde çekilseydi, Sharpie kalem boyundan büyük bir misyon yüklenmiş / ‘over-promise’ yapılmış olacaktı, ki bu da reklamımızı “reklam kokan”, yani çok daha az inandırıcı yapacaktı.
Dolayısıyla doğru kuşa, doğru taşı atmak da hikâye kurgulamaktaki diğer önemli nokta.

Üçüncü meselemiz ise süreklilik ve dozunda bir belirsizlik: Reklam hikâyeyi bitirmiyor, kahramanımız, yanında Sharpie kalemi ve bardaklarıyla dünya turuna çıkıyor. Dolayısıyla hikâye izleyene kendi kafasında hikâyeyi geliştirebilmek ve devamını hayal ettirebilmek için alan bırakıyor. Tüketicinin bu hayal kurma işini gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği önemli değil, önemli olan reklamın tüketiciye alan bırakması. Bu durum hikâyenin canlı kalmasına yol açıyor. Bu da reklamı, reklamdan öteye taşıyor, bir insan hikâyesi haline getiriyor.

Kısacası iyi hikâye kurgulamanın yolu, ürün ya da hizmetimizi tanımanın ötesinde insanı tanımaktan geçiyor. Sanırım o da kendi hikâyemizi bilmekle başlıyor. Yani hayattaki temel motiflerimizi ve bu yolda yaşadığımız deneyimleri doğru okumaktan geçiyor. İşte o zaman anlatmaya değecek bir hikâyeniz oluyor.

QR code kullanımı 2012’de tavan yaptı

Category : Alp Solak Yazıları

Otobüs durağında QR Code

Dijital pazarlama alanında etkili bir enstrüman olmasına rağmen hak ettiği değere henüz ulaşamayan QR Code hakkında yeni bir araştırma yayınlandı. ScanLife isimli QR Code oluşturan ve yönetimini gerçekleştiren şirket tarafında yapılan araştırmaya göre, 2012’nin ikinci yarısında Amerika’da 16 milyon QR Code taraması yapılmış ve bu rakam bir önceki yıla göre 10 milyon daha fazla olmuş. Araştırmada en etkileyici kısım ise QR Code kullanımın yüzde 60’ının ev içinde gerçekleşmesi…

Akıllı cep telefonu ve tabletler gibi mobil cihazlar üzerinden çalışan QR Code’un mobil kullanımın aksine ev içinde kullanılması insanların eve aldıkları dergi ve ürünlerin ambalajlarındaki QR Code’u evde cep telefonları ile izlediklerini ortaya koyuyor. Ben bunun sebebinin dışarıda data kullanımın 3G şebekesi üzerinden evde ise Wi-Fi üzerinden kullanılmasına bağlıyorum. Yani insanlar sokakta 3G şebekesi üzerinden QR Code okutarak herhangi bir video ve bunun gibi fazla data kullanacak uygulamaları kullanmaktan çekiniyor ve meraklarını eve saklıyor.

Araştırmada ön plana çıkan bir diğer veri ise insanların yarışma ve sadakat uygulamalarına ulaşan QR Code’ları video ve aplikasyonlara ulaşan uygulamalardan daha çok tercih etmesi. Kısaca insanları ellerini cep telefonlarına götürüp bir kod okutmaya teşvik etmek istiyorsanız mutlaka ucuna bir havuç ya da fayda koymak zorundasınız. Oyuncak ve güzellik ürünlerinde bulunan QR Code’ların da hatırı sayılır biçimde okutulduğunu da söyleyebiliriz. Bu veri de çocuklar ve kadınların bu kodu kullanmaya yatkın olduğunu ortaya koyuyor.

QR Code kullanımının 2012’de tavan yapmasında bu kodu yorumlayabilen akıllı cihazların oldukça yaygınlaşması, telefon ve tablet üzerinden internete bağlanmanın giderek artması ve QR Code kullanan kampanyaların çok daha sık karşımıza çıkıyor olmasını gösterebiliriz.

Yaratıcılıktan uzak ve sıkıcı QR Code kampanyaları tüm diğer dijital kampanyalarda olduğu gibi markalara bir yarar sağlamıyor. Ancak yaratıcı ve fayda sağlayan kampanyalar kullanıcılar tarafından kısa sürede benimsenebiliyor. Örnek olarak Koreli bir AC adaptör üreticisi ambalajlarının üzerine bir QR Code yerleştirmiş. Bu QR Code ile bir uygulamaya ulaşan kullanıcılar, AC adaptörün kendi dizüstü bilgisayarları ile uyumlu olup olmadığını kontrol edebiliyor.

QR Code teknolojisinin yakın zamanda NFC (Near Field Communication – temassız iletişime olanak sağlayan yakın mesafe iletişim teknolojisi) ile birlikte kullanılacağı ön görülüyor. Böylece daha uzak mesafeden QR Code kullanımın mümkün olacak.

Öyle görülüyor ki, ülkemizde de ilerleyen dönemde QR Code’un kullanıldığı dijital kampanyaları daha sıklıkla göreceğiz. Ancak yaratıcı olamayan ve sadece “yapmış olmak” için çeşitli uygulamalara başvuranlar her zaman olduğu gibi yerinde sayacak. İndirim, avantaj, fırsat, hediye çeki, çekiliş hakkı sunanlar ve gerçekten fayda sağlayan uygulamaların ise geri dönüşü ve markaya faydası hatırı sayılır seviyede olacak.

Blog yazılarınızı Facebook üzerinden daha çok kişiye ulaştırın

Category : Alp Solak Yazıları

Facebook Pay to Announce

Facebook bir süre önce başlattığı uygulama ile kişisel kullanıcılara belirli bir ücret karşılığında Facebook girişlerini daha geniş kitlelere duyurma şansı veriyor. “Announce” (Anons) adı verilen bu uygulama sayesinde Facebook’ta yapmış olduğunuz girişler arkadaşlarınızın haber kaynağında ön plana çıkarılarak gözüküyor. Böylece daha çok dikkat çekeceğinden emin oluyorsunuz.

“Announce” ile listenizde bulunan ve aslında istediğiniz ölçüde sizi takip etmeyen kişilere ulaşmış oluyorsunuz. Sayfalar için kullanılan “Promoted Posts” seçeneğinin aksine bu işlem için Facebook’a belli bir ücret ödediğiniz bilgisi anonsunuzda yer almıyor.

Gerçekleştirdiğim iki denemede Facebook işlem için 0.40$ ücret talep etti.

Kimler Kullanmalı?

Bu hizmetin daha çok kitlelere ulaşmak isteyen blog yazarları tarafından kullanılabileceğini düşünüyorum. Bununla birlikte bir parti ya da etkinlik daveti yaptığınızda ilgiyi artırmak için kullanabilirsiniz.

Pınar ve Namet üzerine kısa bir inceleme

Category : Critics by Alp Solak

Basının bir kısmında bir süre önce yer aldığı üzere geçtiğimiz haftalarda Pınar Et, ciddi sayılabilecek bir kriz yaşadı. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı et ürünlerinde aldatma yapan firmaları ifşa etti. Bu firmalar arasında et ve süt ürünleri sektörünün dev ismi Pınar’ın da adı geçiyordu. İddiaya göre Pınar Et’in %100 dana eti diye piyasaya sürdüğü bir üründe kanatlı hayvan etine (muhtemelen tavuk) rastlanmıştı.

Bu açıklama sonrası Pınar Et bir basın açıklamasıyla Bakanlığın açıkladığı bilginin doğru olmadığını belirtti, Bakanlık da hemen karşı atak yaparak, açıklanan listenin doğru olduğunu ve üründe kesinlikle kanatlı hayvan eti bulunduğunu söyledi.

Konu şimdilik gündemden düştü… Pınar Et’in iletişim ve PR stratejistleri bazen en iyi iletişim sessiz kalmaktır yolunu izlediklerinden olsa gerek konunun üstünün örtülmesini bekliyor. Türkiye’nin gündeminde birçok konunun sadece 1-2 günlük yer işgal etmesi ve toplumun balık hafızasına güvenerek bu krizi soğutmaya çalışıyorlar. Elbette Pınar’ın da bu sektörde birçok rakibi yer alıyor. Haliyle onların da eli armut toplamıyor. En büyük rakiplerinin yıllardır sahiplendiği kaliteli ve güvenilir et vurgusunda tüketici gözünde az da olsa bir sarsıntıya uğramasını lehlerine çevirmeye çalışıyorlar. Kısaca Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın açtığı ortaya gol atmaya çalışıyor.

Şimdi gelin Namet’in  yeni reklam kampanyasını önce izleyelim sonra üzerine biraz konuşalım. Lütfen oynata basarak aşağıdaki videoyu önce bir izleyin…

YouTube Preview Image

Görüldüğü gibi Namet, ne hikmetse Pınar krizinden sonra televizyonlarda yayınlanmaya başlayan reklam kampanyasında “hakiki” vurgusunu sahipleniyor… Ve “Etin en hakikisini (kalitelisini) üretmiyorsan, sucuk, salam, pastırma üretmenin (buraya dikkat), üretip de tüm Türkiye’ye sunmanın ne anlamı var?” diye soruyor. Bazılarınız bu kampanyanın Pınar’ın krizinden çok daha önce stratejik olarak kurgulandığını düşünüyor olabilir. Ben buna saygı duyarım. Ancak bana daha çok Pınar’ın krizi üzerine sabah gazetelerini daha keyifli okuyan Namet’in Pazarlama ve İletişim Departmanı çalışanlarının reklam ajansını acil briefleyerek, çok hızlı bir üretim süreciyle bu reklamı hazırlayarak kamuoyuna sundukları gerçekçi  geliyor. Kısaca Namet, Pınar’ın krizinden yararlanarak sessiz kaldığı bir dönemde tüketiciler gözünde en büyük rakibine bir gol atmış oluyor.

Gelelim Pınar’ın krizden sonra yürüttüğü iletişim (reklam ve PR) stratejisine… Yazının daha önceki satırlarında belirtmiş olduğum gibi Pınar Et krizden sonra acilen bir basın bülteni yazmak dışında sessiz kalmayı tercih etti. Elbette bunda ürünü kamuoyuna deşifre eden kurumun ağırlığı da rol oynuyor. Yani devletle yaşanacak bir kriz, tüketicilerle yaşanacak krizden çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir. Yani bu kriz iletişimciler için en zor yönetilebilecek krizlerden biridir. İddiayı ortaya atan kurum özel bir şirket, bağımsız bir araştırma şirketi vesaire vesaire olsa, her türlü yalanlar, haklarınızı mahkemede arayacağınızı söylersiniz. Hatta gazetelere sayfa sayfa ilan verirsiniz. Ama karşıda devlet varsa ve ticari olarak devletle iyi geçinmek zorundaysanız, ona karşı gelmek çoğu durumda göze alınamaz.

Dolayısıyla Pınar bu krizde kısa bir açıklamadan sonra sessiz kalmayı tercih etti. Sürekli televizyon izlemiyorum, yanılmış olabilirim ama Pınar bu krizden sonra et ürünlerin reklamlarını da yayından kaldırdı. Elbette bu yıllık reklam planlamasının bir parçası da olabilir ama bana daha çok marka isminin biraz gözlerden uzak tutulması için yapılmış bir adım olarak geliyor. Ancak böyle sessiz kaldığınızda da rakipleriniz meydanı boş bulup sizin yıllardır sahiplendiğiniz bazı kavramları hemen kendilerine yüklemek istiyor. Kalite arayan tüketiciler de inanın market raflarında dolaşırken Pınar’dan Namet’e doğru kayma eğilimine çoktan girmişlerdir.

Sanırım Pınarcılar bu sessizlik döneminden sonra güçlü reklam ve PR kampanyasıyla bir giriş yaparak kaybettikleri güven duygusunu geri kazanmaya çalışacak. Bunun için büyük ihtimal ünlü (celebrity) kullanacaklar. Şu an belki reklam filmi çekildi bile… Belki bir basın toplantısı düzenlenecek, tüm gazeteciler tesisleri gezdirilecek, güvenilir isimler kullanılacak, üzerine aynı gün reklamlarda Pınar’ın çok uzun yıllardır bu ülkenin en güvenilir üreticilerden biri olduğu, sağlıklı ve kaliteli ürünleri halka sunduğu vurgusu yapılacak. Pınar’ın bu ülkenin en köklü şirketlerinden biri olduğu ve korunması gereken milli değerlerden biri olduğunun altı çizilecek.

Tüm bunların şu an kapalı kapılar ardında konuşulup yakında kamuoyunun önüne çıkacağına eminim. Yine de özellikle PR açısından bu dönemi biraz daha hızlı geçirilmesini beklerdim. Rakiplerine biraz fazla zaman verdiler gibi geliyor bana… Ama halen geç kalınmış sayılmaz…

Pınarcı arkadaşlara bazı konularda ufak tefek tavsiyelerim de yok değil:

  1. Mutlaka Uğur Dündar ve onun gibi halkın gözünde güven veren bir ünlü kullansınlar… (Kuş gribinde tavukçuların kullandığı gibi…)
  2. İletişim planlarını PR, Reklam, Pazarlama ve Digital PR olarak kurgulasınlar. Yani 4×4 iletişim planı yapsınlar. Özellikle sosyal medyanın gücünden yararlanmayı ihmal etmesinler.
  3. Basın mensuplarını mutlaka bir tesis turu attırsınlar. Büyük gazetelerde özel haberler çıkarmaya çalışsınlar.
  4. Sosyal medyanın etkili isimlerine (blogger) tesislerini gezdirsinler.
  5. Migros gibi büyük marketlerde ürünlerinin kalitesini ortaya çıkaracak test alanları kursunlar.
  6. Taksim gibi büyük sirkülasyonun olduğu alanlarda sucuk ekmek festivali düzenlesinler.

Şimdilik bu kadar… Bu arada Twitter’dan beni takip etmek isteyenler @kochero hesabından bana ulaşabilir. Kişisel blogum alpsolak.com’u da takip etmeyi ihmal etmeyin…

Herkese selamlar…
C. Alp Solak…